|
3
Aziz, sebatkâr, fedakâr, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ: Gelecek (Kurban) bayramınızı tebrik ederim. 4 Kasem-i Kur’aniyle fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübarek gecelerde ve seherlerde mübarek kardeşlerimin mübarek duaları hem bana, hem ehl-i imana çok bereketli ve nurlu olmasını rahmet-i Rahman’dan niyaz ederim
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ederiz ve dualarını Kur’an’ın medh ü senasına mazhar olan bu leyali-i aşr (Zilhicce ayının ilk on gecesi) olan on gecelerde rica ediyoruz.
(Kastamonu Lahikası, s.88,193)
Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs-ı şerif okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler dua içinde her birinizle bazen ismiyle sohbet ederim. (Şualar, s.325)
1- Her türlü noksanlıktan beri olan Allah’ın adıyla.
2- Hiçbir şey yoktur ki, Onu övgü ile tesbih ediyor olmasın. (İsra Suresi: 44)
3- Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
4- Tanyerinin ağardığı vakte (fecr) ve on geceye andolsun. (Fecr Suresi: 1, 2)
"Tarik-i haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müdhiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat taraftar çıkar mı?" dedim. Sonra, bir mübarek arefe gününde, müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sure-i İhlâsı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, "Mühim bir suale cevap" namında yazılan mesele ile beraber şöyle bir hakikat dahi rahmet-i ilâhiye ile kalb-i âcizaneme gelmiş. Hakikat şudur ki:
Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve manidar "Cibali Baba kıssası" nev’inden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi, bazen sahvede ve daire-i akılda görünür, bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise, indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hatta kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.
İşte, muvakkat veya daimî meczub olduklarından, manen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’umane bir sebebiyet verirler.
(Mektubat s.387-388)
Bu MakamYazıldığı Zaman Kurban Bayramı Geldi:
1 ’ler ile nev-i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi yirmi binden ziyade hacıların Arafat’da ve ıyd’de beraber birden demeleri, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sedası olarak rububiyet-i ilâhiyenin2 azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubudiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.
Sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim meselemizle dahi münasebeti var mı, diye tahattur ettim. Birden hatıra geldi ki, başta bu kelâm olarak sair bakiyat-ı salihat ünvanını taşıyan3 gibi şeairden çok kelâmlar cüz’î ve küllî meselemizi ihtar ve tahakkukuna işaret ederler. Meselâ; ’in bir vech-i manası, Cenab-ı Hakkın kudreti ve ilmi her şeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz. Tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acib ve tavr-ı aklın haricindeki her şeyden daha büyüktür ki,
4 ayetinin sarahat-ı kat’iyesi ile
nev-i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mana itibariyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes, “Allah büyüktür, Allah büyüktür.” der, kendine teselli ve kuvvet ve nokta-i istinad yapar.
(Şualar, s.238)
1- Allah en büyüktür.
2- Yerin ve âlemlerin Rabbi...
3- Allah her türlü noksan sıfatlardan beridir. Hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka ilah yoktur.
4- Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.
DOKUZUNCU NOTA: Bil ki: nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerrettir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zâhir bir hak, faik bir kemal görünüyor. bilbedahe hak ve hakikat nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet, şer ve hasaret, onun muhalifindedir.
Mehasin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki: Nebi aleyhissalâtü vesselâm, ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini ıyd ve cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor. Ve dillerini bir kelimede cemediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mabud-u Ezelînin azamet-i hitabına hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mabud-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve aktarıyla namaz kılıyor. Ve etrafıyla semavatın fevkinde izzet ve azametle nazil olan  emrini küre-i arz imtisâl ediyor. Bu sırrı-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zaif, küçük bir mahluk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlik-ı arz ve semavatın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.
Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu Ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbirleriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu Ekber'e müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadı ile bir anda Allahu Ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu Ekber'i hükmüne geçiyor. Âdeta bayram namazlarında âlem-i İslâm'ın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübraya mazhar olup, aktar u etrafıyla Allahu Ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme'nin samimi kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle Allahu Ekber diyerek, o tek kelime etraf-ı arzdaki umum mü'minlerin mağara-misâl ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek Allahu Ekber kelimesinin aks-i sadasıyla hadsiz Allahu Ekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sadâ veriyor.
İşte bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahlûklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zat-ı Zülcelâle, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudat adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmına ümmet eylemiş.
(Lem’alar, s.162)
Diğer Haberler İçin Tıklayınız... |